|
|
Yazar Doç.Dr.Abdulkadir ŞENKAL
|
|
Wednesday, 05 April 2006 |
|
Amerikan otomobil sanayii öncüsü Henri Ford (1863-1947) tarafından ortaya atılan ve pratiğe geçirilen kuram.
Tanım: İşin (üretim) verimini, malların standartlaştırılması ve yeni bir örgütlenmeyle artırmayı amaçlayan sınaide üretim örgütlenmesi ve etkinlik kuramı. Kurama göre üretimde önemli olan:
-olabildiğince çok parçaya ayırıp her parçanın standartlaştırılması;
-bunların büyük çapta ve seri olarak üretimi;
-işin, art arda gelen işlemlerle büyük üretim birimleri biçiminde düzenlenmesi;
-bu işlemlerin de ayrıca en yüksek düzeyde standartlaştırılması.
Üretimin bu tür örgütlenmesi, imalat zinciri işçiliği sonucunu doğurur. Kütlesel üretim kuramına ek olarak piyasaların olabildiğince açılımına eşlik eden ticaret politikası eklemlenir. Piyasaların olabildiğince açılması, iç pazarda yeni toplum katmanlarını kapsamak; dış pazarlara yönelmede de hızlandırılma önem taşır.
İşleyiş, kapitalist emek süreciyle ilişkilidir. Hedefte, işçilerin becerilerine olan bağımlılığın ortadan kaldırılması vardır. Bunun için işleri vasıfsızlaştıran bir dizi adım atılması gerekir. Ortaya, mekanize olmuş bir bileşim çıkmalıdır. Böylece ortaya, çok yaygın bilinen “yürüyen (akan) bant” çıkmıştır. Üstünde, üretilecek nesnenin parçaları bulunan bant, üretim sürecinin gerektirdiği işlem sırasına göre dizilmiş makine ve iş istasyonları boyunca akar. Makine ve iş istasyonlarında bulunan işçilere ise bir kolu çekmek ya da bir pedala basmak düşer. Böylece küçük parçalara bölünen işler, yapılış sırasına göre dizilmekle, üretim sürecinde, işin gereği parça almak ya da makineler arasında gidip gelmeler (zaman kaybı) önlenmiş olur.
“İlk olarak 1913’te titizlikle yapılan zaman ve hareket etütleri, sonucu, yaklaşık 50 metrelik bir üretim hattında üretim süreci 140 montaj işçisi arasında bölünmüş, montajı yapılan şasinin montajı için gerekli olan 12 saat 28 dakikalık süre, 5 saat 50 dakikaya indirilmiştir. 1914 yılında mekanik olarak hareket eden ünlü montaj hattı, yani yürüyen bant üretime sokulduğunda bu süre 1 saat 30 dakikaya indirilebilmiştir.” Artık emek sürecinde düşünen, tasarlayan ve uygulayan ustalara ihtiyaç kalmamış; onların yerini sadece küçük parça ile biteviye tekrarlayan vasıfsız işçiler almıştır. Bu durum başka bir özelliğe işaret eder: “Fordizmin bir özelliği de iş örgütlenmesinin ve işletme yönetiminin son derece bürokratik, merkeziyetçi ve hiyerarşik oluşudur. İşletmelerde ara ilişkiler merkezden geçerek oluşmakta, her şey çok ayrıntılı olarak hazırlanmış işletme yönetmeliklerine göre yürütülmektedir. Ara malı ya da parça üreten işletmeler için de durum aynıdır. Bu sektörler de düşük maliyetlerle, çizimleri, teknik özellikleri verilmiş standart ürünler üretmekle yükümlü tutulmuşlardır. Fordizmde rekabet, düşük maliyetlere dayandırılan bir rekabettir.”
Fordist üretim organizasyonunda , akan bir montaj hattıyla hem üretim sürekli kılınmış hem de emek üretkenliğinde büyük artış sağlanmıştır. Fordist birikim rejiminde kitle üretimi kitle tüketimini de gerekli kılmaktadır. Tüketicilerin, büyük hacimlerde üretilen standart malları almaya teşvik edilmesi gerekmiş, bu amaçla geliştirilen çeşitli reklam ve pazarlama teknikleri , kitle tüketimi normlarının yerleştirilmesinde çok önemli rol oynamıştır.
Diğer yandan, kesintisiz üretim sistemi, işçiler arasında karşılıklı bağımlılık ve dayanışma duygusunu da oluşturmuştur. Bu bağımlılık, üretimin belki de tek zayıf halkası olup çıkmış ve akan bandın her hangi bir yerinde çok az sayıdaki işçinin işi bırakması durumunda kuşkusuz üretimin tamamı duracaktır. Fordist üretim organizasyonunda sendikal mücadele gücünü, büyük ölçekli fabrikalarda yapılan toplu üretimin kesintisizlik özelliğinden ödünç almıştır. Sendikalar, sınıf temeline dayanmayan politikalar yürütmüşler ve ücret sendikacılığı öne çıkmıştır. Sendikal hareket bu çerçevede gelişip federatif yapılar oluşmuş, toplu pazarlıklara girişilerek üye sendikaların sözleşeme sistemlerine getirdiği haklardan yararlanması sağlanmıştır. Böylece verimlilik artışı ile ücret artışı arasında bir dengenin sağlandığı söylenebilir. Esasen fordist yönetim, çalışanların örgütlü mücadelesini bastırmak yerine belirlediği kuralların yasalaşması ve sendikalar kurumsallaşmasını sağlayıcı yöntemleri devreye sokmuştur. Böylece sendikal mücadele salt toplu pazarlık biçimine dönüşmüştür.
Günümüze yaklaşıldığında, üretim ile tüketim arasındaki dengenin bozulduğunu, verimlilik artışı ile ücret artışı arasındaki üretken döngünün işlemediğine tanık olmaktayız. Bu durum sendikalarla birlikte sosyal güvenlik sistemleri de birikim rejiminin önünde engel oluşturduğunu göstermiştir. Hızlı sendikasızlaştırma ve sosyal güvenlik sistemlerinin belirli yönde etkisizleştirilmesi, sistem açısından zorunlu hale gelmiştir. Bugün, bunun uygulanışına tanık olmaktayız.
|
|
|
 |
 |
 |
|
Bunları Biliyor musunuz ? |
Warning: Missing argument 5 for show() in /www/hosts/karegen.com/3663/calisma.org/web/components/com_content/content.html.php on line 384
|
Latince kökeninde “yönetimsiz” anlamına geliyor (an arkhos). Anarşizmin, insanların devlet olmaksızın da adil ve uyumlu bir düzen içinde yaşayabileceklerini; üzerlerinde bir devlet sisteminin kurulmasının, insanlara zarar vermesi nedeniyle kötülük ettiği temel görüşüne dayanır. Kendisini anarşist olarak niteleyen ve bu sözcüğe olumlu anlam yükleyen ilk kişi, Fransız düşünür Pierre Joseph Proudhon’dur. Oysa Fransa’da anarşist, daha önceleri olumsuz anlamıyla kullanılırdı. Fransız Devriminde Öfkeliler (Levellers) gruplarına, karşıtlarınca anarşist damgası vurulmuştu. Proudhon, demokratik ve parlamenter (burjuva) yöntemleri reddederek doğrudan eylem biçimlerini savundu. Proudhon’un temel ilkeleri karşılıklılık, federalizm ve doğrudan eylemdir. Karşılıklılık, toplumun eşitlikçi bir temelde örgütlenmesini öngörmektedir. “Mülkiyet hırsızlıktır.” görüşünü öne sürmekle birlikte komünizmi reddederek işçilerin üretim için gerekli toprak ve üretim araçlarının denetimine sahip olmasını özgürlüğün temel güvencesi sayar. Tasarladığı, köylülere, zanaatçılara ve işçi birliklerinin yöneteceği fabrika ve işletmelere dayalı bir toplumsal yapıdır. Bu yapıda merkezi devletin yerini, birbirlerine sözleşmeler ve karşılıklı çıkarlarla bağlı özerk topluluklar ile sanayi birliklerinin oluşturduğu federal sistem almaktadır. Sistemde mahkemelerin yerinde hakemlik, bürokrasinin yerinde ise işçi yönetimi yer alır. Böylece toplumda oluşacak doğal birlikle karşılaştırıldığında var olan düzen, sonsuz tiranlığa yol açan tam bir kaos olacak.
Proudhon yanlıları, I. Enternasyonalin kuruluşuna katılarak Karl Marx’a karşı muhalefet geliştirdiler. Enternasyonal içinde en sert muhalefeti yürüten ise Mihail Bakunin ve yandaşlarıdır. Rus soylusu olan Bakunin, Proudhon’un yandaşı bir anarşisttir. Proudhon’un federalizm ve doğrudan eylem anlayışını benimsemekle birlikte, mülkiyet konusunda üretim araçlarının ortaklaşa sahipliğine dayalı kolektivizm ilkesini geliştirdi. Devrim yöntemi olarak şiddete karşı çıkan Proudhon’un tersine “yıkma tutkusu, aynı zamanda yaratıcı bir dürtüdür” sloganıyla var olan kurumların tamamını ortadan kaldıracak yöntemi savundu. İşçi sınıfının kendiliğinden ayaklanacağına dayalı bu devrim anlayışı, I. Enternasyonalin 1872’de dağılmasından sonra İspanya ve İtalya’da işçi hareketlerinde etkili oldu. 1873-1877 döneminde kendi enternasyonallerini kuran Bakuninciler, bu dönemde “kolektivist” yerine “anarşist” adını benimsediler.
|
|
|
|
 |
 |
 |
|